Cengiz Halil Çiçek’in Kaleminden: “Baba, Vefat Etse de Evlat Yaşadığı Sürece Öğretir, Korur”
Babam Mehmet Çiçek’i 19 yıl önce kaybettik. Ama belleğimizde öyle yer edinmiş ki, bedensel yokluğunu hiç düşünmedik. Yaşınız ne olursa olsun, babanın maddi varlığının önemi hiç değişmiyor. Elbette manevi varlığı da önemli ama varmış gibi davranmak var etmiyor. Herkes annesi ve babası başta olmak üzere, aile büyüklerine aynı dünyada, yan yanayken sıcak ve samimi davranmalı, gereken ilgi ve desteği esirgemeden üst düzeyde sunmalı. Sevgisini hissetmeli, hissettirmeli.
Adıyaman Gölbaşı’na bağlı Belören Beldesi’nde 21 Haziran 1937 tarihinde 3 anneden 12 çocuklu ailenin en küçüğü olarak doğan babam, Akçadağ Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra Hakkâri, Gaziantep, Balıkesir ve Mersin’in köyleri ile Mersin merkezde öğretmenlik yaptı.
Çok uzun yıllar geçse de görev yaptığı her ortamda sevgi ve saygı ile anılması gururumuzu okşadığından olsa gerek, zaman zaman tekrara girse de yazmaktan ve anlatmaktan kaçınmıyorum. Babamı anlatmaya yetecek en güzel sözü, merhum Yaşar Torun söylemişti. “Baban Ispatırın (Sarısalkım) köyünde 3 yıl öğretmenlik yaptı, kendisinden sonra ben geldim, 10 yıl öğretmenlik yaptım ama onun isminin üzerine ismimi yazdıramadım” demişti.
İlkokul 1., 3., 4. ve 5. sınıflarda öğretmenim olan babam, SINIFIN YA DA OKULUN DEĞİL, KÖYÜN ÖĞRETMENİYDİ. Öğretmen okulunda aldığı eğitim sayesinde köyün iğnecisiydi, pansumancısıydı, tamircisiydi, tesisatçısıydı.
O dönem anlayışına uygun olarak öğretmenden bekleneni her zaman eksiksiz yerine getirmek için çaba gösterdi. Bunları günümüzde sanırım masal niyetine dahi kimse dinlemez, merak etmez. İncesu Köyü’nde okul bahçesine diktiği ağaçları sulamak ve betondan yaptığı Türkiye haritasının gölleri ve nehirlerine su vermek amacıyla kuyu kazarken, kardeşim Gaziantep’te hastanede ölümün kıyısında geziyormuş.
İsmini vermeyeyim, başka bir köyde, okul geç açıldığı için öğrencilerin yaşı büyüktü. Ellerinde kir katmanları oluşmuştu. Babam evden zeytinyağı getirdi, leğen içerisinde öğrencilerin ellerini yağda bekletti. Zaman zaman kontrol etti, kir yumuşayınca tırnağı ile kazıdı, sonra da ellerini sıcak su altında sabunlayarak temizlemelerini sağladı. Şimdi el kiri kimin umurunda?
Bir sabah kapı çaldı, ayağı kan içerisinde hıçkıra hıçkıra ağlayan kız çocuğu ve ailesi. Evin önünü süpürürken, şişe kırığına basmış ve çıplak ayağı tabandan adeta ikiye bölünme noktasına gelmişti. Ayağa ispirto döktü, mikroplara karşı ucunu yaktığı cımbızla ayaktaki cam parçalarını aldı, sonra da kanamayı durdurmak için dikti, evet, ucunu yakarak mikroptan arındırdığı iğne ve ispirtoya yatırdığı dikiş ipliği ile dikerek kanamayı durdurdu.
Balıkesir Gönen Doğancı Köyü’nde verilen süt tozunu öğrenciler içmeyince bir bisküvi fabrikası yöneticileri ile ısrarlı çabaları sonucu görüşüp, süttozu karşılığında aldığı bisküvileri getirirken yüzüne yansıyan mutluluğu ilk günkü gibi anımsarım.
“Başkasının radyosunun düğmesini açmayın, evin çocuğu, hanımı kırmış olabilir, dokunduğunuzda elinizde kalabilir, izah edemezsiniz, mahcup olursunuz” derdi. Zamanla bunun ne kadar önemli telkin olduğunu çok iyi anladım.
Çalışmaya başladığımda, “hırsızlık, yolsuzluk, ihanet, suiistimal gibi nedenler dışında hangi nedenle olursa olsun gel, evladımsın, ancak bu saydıklarımla suçlanarak işinden çıkarılırsan, suçsuzum demek için dahi gelme” demesini unutabilir miyim?
Öğretmenliğinin ardından beldemizde belediye başkanlığı da yaptı ama mezar taşına mesleklerin en yücesi olanını tercih ederek, ÖĞRETMEN yazdırdık. Yakışıklı, güzel giyinen, bakımlı, hoşsohbet, sıcakkanlı ve misafirperverdi. İncesu ya da Ispatırın’dan birisiyle karşılaştığımızda kendisinden sitayişle bahsedilmesinden mutlu oluyoruz. Babamla ilgili o kadar çok anım var ki, her birisi hatırladıkça bana güç ve moral veriyor.
Baba Çınar Gibidir derler, aynen öyle. Her bildiğimi paylaştığım tek kişiydi, sırdaşımdı. Anlattıklarıma katılmadığında yanıt vermese de dinlemesi yeterdi. Bir karara varmadan önce mutlaka görüşünü alırdım. Konuşurken dolaylı olarak yönlendirsem de sonuçta karar kendisinden çıkardı.
Mutlu olması için zaman zaman pembe yalanlar söylerdim. Herkese bu samimi, güzel yalanları öneriyorum. Örneğin, haber yazarken arar, “Baba, haberde şöyle bir kelime geçiyor, yerine kullanabileceğim ifade konusunda sıkıntı yaşıyorum. Ne önerirsin” diye durumu anlatırdım. İtiraf ediyorum, telefonu açtığımdan kısa süre sonra haberi geçmiş olurdum. O kelimenin yerine kullanılacak olanı değişik kaynaklardan bulurdum.
“Oğlum Anadolu Ajansı Bölge Müdürü ama bilmediği, benim bildiğim konular var. Hala benden öğrenmek istiyor” düşüncesini taşımasını ve mutlu olmasını isterdim. Uzun ve izahlı yanıtını sonuna kadar dinlerdim. Akşam eve gittiğimde aynı blokta oturan babama uğrardım, inanın yardımcı olması için aradığım günlerde yüzünü daha mutlu görürdüm. İsterim ki, tüm evlatlar anne ve babalarına zaman zaman benim gibi pembe yalanlar söylesinler.
Babamla bilmesi gereken bir konuyu anlatırken, kesinlikle “di”li geçmiş zamanla konuşmazdım. “Şunu alacağım ne dersin, bunu yapacağım sence uygun mu, çocuğun ismini ne koyalım, aklıma şu isim geldi” diye görüşünü alırdım. Hiçbir zaman aldım, yaptım düşüncesi ve söylemi ile yanına gitmedim. Babamı yok sayamam ki.
Son günlerinde kendimizi muhakeme edecek süreci yaşadık. Vefat ettiği ana kadar bilinci açıktı, sohbet etti. Hatta İstanbul’da okuyan ortanca kızımın finalleri olduğundan, ölümünü söylemememiz tembihine kadar unutmadı. “Sen başta olmak üzere, hepinizden Allah razı olsun” diye bana ve kardeşlerime defalarca teşekkür etti.
Bir evladın babadan ve anneden ne alacağı olur ki? Almışız zaten alacağımızı, evladı olmuşuz. Bir evladın babaya ve anneye hakkını helal etmesi olur mu? Bana göre olmaz. Ne yapılırsa zaten az yapılmıştır, bir de helal edilecek hak olup olmadığı mı konuşulacak? Ancak ve ancak, bilgimiz yetmediği için sunamadıklarımız vardır.
Rahmetli babam için bildiğimiz ya da söylendiği kadarı ile yapılması gerekeni eksiksiz yapmak amacıyla çaba göstermemize rağmen, kaçınılmaz son görünmeye başlamıştı. O zaman şunu dilemiştim. “Allah’ım, babamın şifası için görmem ve duymam gereken bir yol varsa ayan eyle, ben anlayamıyorsam dostlarıma ayan eyle.”
Yokmuş. Ne ayan oldu ne de uyaran ne bilgi veren.
24 Ocak 2007’de babamı uğurladık. Uzun süre direndiği hastalığa yenik düşmüştü. Şifa bulmak için katlandığı zorlukları anımsadıkça ürperirim. Doktorunun ifadesi ile aynı hastalığa yakalananlardan işte bu nedenle 6-7 sene daha fazla yaşadı. Atam, sırdaşım, hamim, alışkanlığım olan babamın aramızda olmadığı yılları birbiri ardına geride bırakıyoruz. Ancak ataların mekanı olmaz, onlar mekansızdır. Vefat etseler de varlıklarını her zaman hissettirir, hiçbir zaman unutulmazlar.
Aileye yeni katılan torunları ve torun çocuklarını görebilseydi, ömrü uzardı. Yokluğu bir gerçek ama aradan geçen zamana rağmen her fırsatta, “…“babam olsa şöyle derdi”, “babam bu konuda şöyle düşünürdü” diyoruz. Mezarlığa gittik, duamızı ederken, babamın soğuğa hiç dayanamadığını anımsadım. Elbette evden de dua edebilirdik ama oraya gittiğimizde kendisini ziyaret etmişiz gibi hissediyoruz.
Şunu da özellikle vurgulamak istiyorum; büyüklerimizi kaybettiğimizde, yön gösteren, hamilik yapan, destekleyen, kol kanat geren ve uyaran dostlardan yoksun kalmayalım.
Babalarımıza, annelerimize, atalarımıza her koşulda zaman ayırıp, onları mutlu etmenin çabası içerisinde olmalıyız. Bunu bir lütuf olarak veya boş zamanlarda değil, adam olmanın, evlat olmanın gereği olarak yüreğimizde hissederek yapmalıyız. Babamsız demiyorum çünkü o her anımızda aramızda ve varlığını hissettiren bir değerimiz. Bir daha dünyaya gelsem Mehmet Çiçek’in çocuğu olmak isterim.
“Ölüm, babadan ve anneden evlada miras kalmalı.” Sözler anlamlı ve doğanın kuralına uygun olsa ve anne babanın vefatına alışmakta güçlük çekilse de ölümün uygunluğuna karar verenin hesabına kelam olmaz. Anne ve babanın yokluğuna alışmak çok zor ama hayat devam ediyor ve edecek. Kendilerine layık çocuklar olmamız önemli ama sağlıklarında yoksunlukları olduğu kadar hayatı ve mutluluğu paylaşmak çok önemli.
Ne kadar yaşanırsa yaşansın, hayat kısa. Merhum Mustafa Koç’un muhterem eşi Caroline Koç Hanımefendi’nin şu sözü kulaklarımıza küpe olsun:
“Bazen bir anın gerçek değerini (o an) bir hatıraya dönüşmeden önce anlayamazsınız”
Her anın gerçek değerini, anında yaşama olgunluğuna erişmek, anı yaşayanlara verilecek en güzel ödül olsa gerek.
Bir evladın babadan ve anneden ne alacağı olur ki? Almışız zaten alacağımızı, evladı olmuşuz. Bir evladın babaya ve anneye hakkını helal etmesi olur mu? Olmaz, olamaz. Evlat ne yapmışsa zaten az yapmıştır. Helal edilecek hak olup olmadığı mı konuşulur? Ancak ve ancak, günümüz veya bilgimiz yetmediği için sunamadıklarımız vardır.
Hasta olan babam için bildiğimiz ya da söylendiği kadarı ile yapılması gerekeni eksiksiz yapmak için çaba göstermemize rağmen, kaçınılmaz son görünmeye başlamıştı. O zaman şunu dilemiştim. “Allah’ım, babamın şifası için görmem ve duymam gereken bir yol varsa ayan eyle, ben anlayamıyorsam dostlarıma ayan eyle.” O gün ayan olmadı, çok şükür bugün de babamın o dönem tedavisi konusunda keşkem yok.
Keşkem yok ama pişmanlığım var. Kurban Bayramı 2007 yılı Ocak ayının ilk haftasına denk gelmişti. “Canım çekti, bir sıkım çiğköfte yoğursana” dedi. Çok halsizdim. “Çok yorgunum, kolumu kaldıramıyorum” dedim. Sesini çıkarmadı. Vefatından aylar sonra halsizliğimin nedeni anlaşıldığında (kalın bağırsak kanseri) haksız olmadığımı anladım.
Sağlığını düşünerek yağlı yemezdi ama “bana iç yağı ile ciğer kavurun” dedi. Zararı olur diye yağsız hazırladık, yemedi. Gece de “kelle paça hazırladınız, ben de isterim” diye güçlükle mutfağa gidip dolaba bakmış, o gün hazırlanmamıştı.
Pişman olmam bir şeyi değiştirmiyor ama şimdiki düşüncem diyor ki; her koşulda çiğköfteyi yoğurup ya da mutfakta yoğurtup, hazır olduğunda ben yoğurmuşum gibi neden götürüp yedirmedin? Zaten hastalığın son evresine gelinmişti, ciğer kavurmasını neden istediği gibi hazırlayıp canı çekmişken yemesini sağlamadım? 19 yıldan beri aklımdan çıkmıyor.
Bu vesile ile 24 Ocak 1993’te bombalı saldırı sonucu bizlerden koparılan araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu, 24 Ocak 2001’de resmi aracında çapraz ateşe alınarak silahlı saldırı sonucu şehit edilen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve 5 koruma polisine, babamla aynı yıl, aynı gün vefat eden gazeteci ve siyasetçi İsmail Cem ile 24 Ocak 2022’de vefat eden Fatma Girik’e rahmet dilerim. Mekanları Cennet Olsun.

Gaziantep Haberler Gaziantep Sağlık Son Dakika News Narkoz haber
Gaziantep Haber, Narkoz Haber, Gaziantep Son Dakika, Gaziantep haberleri, Gaziantep ile ilgili son haberler, Gaziantep gündem haberleri, Gaziantep son gelişmeler





