15 Temmuz Bitmedi
Algoritma İçinde Paralel Olabilir mi?
İbrahim YILDIZ yazdı…
Devlet sosyolojisi, bize unuttuğumuz bir hakikati tekrar hatırlatır. Devlet sadece kışlada ve adliyede tecessüm etmez. Devlet aynı zamanda hafızadır, dildir, anlamı tayin etme kudretidir. Max Weber meşru şiddet tekelinden bahsederken eksik kalır eğer onun yanına anlam üretme tekelini eklemezsek. İbn Haldun’un asabiye dediği şey de nihayetinde ortak hafızayı koruma iradesinden başka bir şey değildir. Bir milleti millet yapan; ordusu kadar kelimeleri, arşivi ve hikayesidir.
15 Temmuz 2016 bu açıdan okunduğunda klasik bir sızma hikayesidir. İnsan kaynağı üzerinden, sadakat ve mahremiyet istismarı üzerinden yürüyen bir model. Yargı kararlarıyla FETÖ olarak tescil edilen yapı, devlet mimarisini içeriden çökertmeye dönük bir paralel kurguydu. Fakat tarih tekerrür ederken aynı kostümü giymez. Bu yüzden bugün sormamız gereken soru şudur. Paralel yapı bitti mi yoksa şekil mi değiştirdi. Tankla gelemeyen, üniforma giymeyen bir paralel ihtimali üzerine düşünmek zorundayız.
Shoshana Zuboff’un gözetim kapitalizmi dediği, Nick Couldry ve Ulises Mejias’ın veri sömürgeciliği diye kavramsallaştırdığı yeni düzen bize egemenliğin artık toprakta değil veride sınandığını söylüyor. Eski model insanı devşiriyordu, yeni ihtimal verinin kendisini devşiriyor. İnsan fanidir, veri bakidir. Memuru tasfiye edersiniz ama bir kere buluta giden arşivi geri çağırmak o kadar kolay değildir. Burada mesele tekil bir şirketi veya ülkeyi suçlamak değildir. Mesele yapısal bir kırılganlığı tarif etmektir. Kendi ürettiği veriye erişmek için başkasının iznini bekleyen bir toplumun bağımsızlık iddiası eksik kalır.
Bu kırılganlık üç alanda daha görünür hale geliyor.
Birinci alan kamu yönetimi. Belediyelerin, üniversitelerin, bakanlıkların kullandığı bulut hizmetleri, otomasyon programları, elektronik posta altyapıları büyük ölçüde dış menşeli. Sözleşmelerin dipnotlarında verinin nerede tutulduğu, hangi hukuk rejimine tabi olduğu, hangi durumda üçüncü taraflarla paylaşılabileceği yazıyor. Kendi arşivine ulaşmak için başkasının anahtarını bekleyen bir devlet tam manasıyla egemen sayılabilir mi. Bu soru sadece teknik değil, aynı zamanda siyaset felsefesinin de sorusudur. Arşivi başkasında olanın hafızası da başkasının insafına kalır.
İkinci alan eğitim. Akıllı tahta dediğimiz, ödev platformu dediğimiz, ölçme değerlendirme yazılımı dediğimiz arayüzler sadece araç değildir. Onlar aynı zamanda neyin sorulacağına, neyin doğru kabul edileceğine, hangi tarih anlatısının öne çıkacağına karar veren gizli müfredatlardır. Foucault’nun panoptikon metaforu artık cezaevinde değil sınıfta karşımıza çıkıyor. Çocuğun parmak izi kadar düşünce izi de işleniyor. Hangi sorunun önemli olduğu, hangi cevabın alkışlandığı algoritmalar tarafından fısıldanıyor. Bu pedagojik olduğu kadar kültürel bir meseledir.
Üçüncü alan ve belki en stratejik olanı dil meselesidir. Türkçe burada sadece bir iletişim aracı değil, bir milli güvenlik başlığıdır. Bir dil dijital dünyada üretmiyorsa düşünemiyor demektir. Yapay zeka modelleri Türkçe ile nitelikli ve derinlemesine beslenmezse Türkçe düşünen bir zekadan bahsedemeyiz. O zaman ne olur. Ezan gürültü diye etiketlenir, şehit kavramı çatışmada ölen kişi diye çevrilir, aile iki ebeveynli bir formdan ibaret sayılır, İstiklal Marşı telif filtresi ile susturulur. Bunlar münferit hata değildir. Basına yansıyan ve yurt dışı menşeli bazı uygulamalarda yaşandığı iddia edilen bu örnekler bir medeniyetin dijital tercümede uğradığı anlam kaybını gösterir. Dilini koruyamayan hafızasını da koruyamaz.
Milliyetçi ve muhafazakar düşünce için devlet bir aygıttan ibaret değil emanettir. Emanet ise sadece sınır boylarında değil kelimede ve manada da korunur. Bu yüzden yerli ve milli kavramını bir hamaset sloganı olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir standarda dönüştürmek gerekiyor. Tıpkı helal sertifikası gibi denetlenebilir bir milli veri sertifikası tartışılabilir. Hangi yazılım açık kaynak kodlu, hangi sunucu bu topraklar içinde, hangi model hangi arşivle eğitildi. Bunları bilmeden dijital istiklalin nutkunu atmak retorikten öteye gitmez. Güven duygusu sloganla değil sertifika ile tesis edilir.
Çözüm üç sacayağı üzerinde durmalıdır.
Birincisi veri egemenliği yasası. Vatandaşın verisinin yurt dışına çıkışı kural değil istisna olmalıdır. Kamu için milli sunucu ve açık kaynak kullanımı zorunlu tercih haline getirilmelidir. Devlet kendi hafızasını kendi evinde tutmalıdır.
İkincisi Türkçe büyük dil modeli seferberliği. Türk Dil Kurumu, üniversiteler, Diyanet İşleri Başkanlığı arşivi, milli kütüphane ve milli yayınlar aynı havuza akmalıdır. Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye, Fuzuli’den Mehmet Akif’e kadar bu milletin bütün hafızası kendi modelini kendisi eğitmelidir. Bu kültürel bir proje değil stratejik bir hamledir. Kendi kelimeleriyle düşünemeyen bir yapay zekanın bize bizim hikayemizi anlatmasını bekleyemeyiz.
Üçüncüsü dijital aile ve dijital ahlak müfredatı. Algoritmik okuryazarlık sadece teknik bir ders değildir. Çocuklara sadece tableti nasıl kullanacaklarını değil tabletin onları nasıl kullanabileceğini de anlatmak zorundayız. Dijital ahlak, milli güvenlik ve aile perspektifiyle birlikte ele alınmalıdır.
15 Temmuz bize gösterdi ki paralel yapılar tankla gelmiyor. İçeriden, kılcallardan, sadakat istismarı üzerinden ilerliyor. Bugün de aynı risk üniforma yerine arayüzle, kışla yerine sunucuyla karşımıza çıkabilir. Tankı durduran irade milletti. Veriyi koruyacak irade de aynı millet olacaktır. Tek fark bu defa meydanın bir kısmı dijitaldir ve o meydanı da tutmak zorundayız.
Gaziantep Haberler Gaziantep Sağlık Son Dakika News Narkoz haber
Gaziantep Haber, Narkoz Haber, Gaziantep Son Dakika, Gaziantep haberleri, Gaziantep ile ilgili son haberler, Gaziantep gündem haberleri, Gaziantep son gelişmeler
NOT: Paylaşılan yazıya ait tüm telif hakları, fikri mülkiyet hakları ve metnin içeriğinden doğabilecek her türlü hukuki/cezai sorumluluk doğrudan yazara aittir.






