Psikolojinin Penceresinden Cam Ekranlar, Kırık Aynalar
Dijital Dünyada Kendimizi Aramak
Sabah gözümüzü açar açmaz yaptığımız ilk şey ne?
Birçoğumuz için cevap aynı: Başucumuzda duran o küçük, parlak cam ekrana uzanmak.
Henüz güne kendimizle bile başlamadan; yüzlerce insanın tatiline, kahvaltısına, başarısına ve özenle seçilmiş “mükemmel” anlarına tanıklık ediyoruz. Gün biterken de son gördüğümüz şey yine o mavi ışık oluyor.
Peki, gün boyu parmaklarımızın ucunda kayıp giden bu görüntüler, ruhumuzun derinliklerinde nasıl izler bırakıyor?
Seans odasında son yıllarda dikkatimi çeken bir değişim var.
Danışanlar çoğu zaman sosyal medyadan söz ederek başlamıyor. Kimse “Sosyal medya beni mutsuz ediyor.” demiyor. Ama konuşma ilerledikçe aynı duygu, farklı cümlelerle kendini göstermeye başlıyor.
“Kendimi yetersiz hissediyorum.”
“Sanki herkes bir şeyleri başarmış, ben geride kalmışım.”
“Ne yaparsam yapayım yeterli olmuyor.”
İlginç olan şu ki, bu cümleleri söyleyen insanlar birbirini tanımıyor. Yaşları, meslekleri ve yaşam öyküleri birbirinden farklı. Ortak olan ise tek bir duygu:
Yetersizlik.
Çoğu zaman bunun nedeni yaşadıkları hayat değil; hayatlarını değerlendirdikleri ölçünün farkında olmadan değişmiş olmasıdır.
İnsan zihni doğası gereği karşılaştırır. Kendimizi, gelişimimizi ve bulunduğumuz yeri anlamaya çalışırken çevremize bakarız. Bu sağlıklı bir süreçtir. Ancak bugün karşılaştırdığımız şey artık gerçek hayatlar değil; insanların özenle seçtiği ve paylaşmayı tercih ettiği kesitlerdir.
Kimse başarısız olduğu günü paylaşmaz.
Kimse ağlayarak geçirdiği geceyi paylaşmaz.
Biz ise kendi hayatımızın bütününü, başkasının en parlak anlarıyla kıyaslarız.
İşte tam da bu yüzden sosyal medya yalnızca bir iletişim platformu değildir; aynı zamanda güçlü bir vitrin oluşturur. Sorun vitrinin varlığı değil, zamanla onu gerçeğin kendisi sanmaya başlamamızdır.
Belki de bu yüzden artık aynaya baktığımızda kendimizi değil, eksik olduğumuzu düşündüğümüz yanlarımızı görmeye başlıyoruz.
Cam ekranlar başkalarını gösterirken, kırılan aslında kendimize tuttuğumuz aynalar oluyor.
Bir başka dikkat çekici konu ise beğeniler ve bildirimlerdir.
Hiç telefonunuz titreşmediği hâlde elinizin telefona gittiğini fark ettiniz mi? Ya da bir paylaşım yaptıktan birkaç dakika sonra, istemsizce kaç kişinin beğendiğini kontrol ettiğiniz oldu mu?
Bu durum yalnızca alışkanlıkla açıklanamaz. Beynimiz, aldığı her beğeniyi küçük bir ödül olarak algılar. Bu kısa süreli haz tekrar etme isteği doğurur. Bu nedenle bazen telefonu açan şey merakımız değil, zihnimizin beklediği küçük ödül hissidir.
İşte değişim tam da burada başlıyor.
Çünkü zamanla dışarıdan gelen onay, içeriden gelen değer duygusunun önüne geçebilir. Oysa insanın değeri, kaç kişi tarafından beğenildiğiyle değil; kendisini nasıl gördüğüyle şekillenir.
Belki de sorun, sosyal medyanın varlığı değil; onun kendimizle kurduğumuz ilişkinin yerine geçmeye başlamasıdır.
Hiç bu kadar bağlantımız olmamıştı.
Ama belki de hiç bu kadar yalnız hissetmemiştik.
Yüzlerce takipçi… Binlerce etkileşim… Sayısız mesaj…
Buna rağmen birçok insan, gerçekten anlaşılabildiği, yargılanmadan konuşabildiği ve olduğu gibi kabul edildiği ilişkilerin giderek azaldığını ifade ediyor.
Çünkü görünür olmak, görülmek değildir.
Kalabalık içinde olmak da yalnız hissetmeye engel değildir.
Bağlantıda olmak, bağ kurmak anlamına gelmez.
Ruh sağlığımızı besleyen şey; ekranın diğer ucundaki kalabalıklar değil, kendimizi güvende hissettiğimiz gerçek ilişkilerdir.
Özellikle çocuklar ve gençler açısından üzerinde durulması gereken bir başka konu ise beden algısıdır.
Bir zamanlar aynalar bize olduğumuz kişiyi gösterirdi.
Bugün ise filtreler, bize kim olduğumuzu değil; kim olmamız gerektiğini fısıldıyor.
Düzenlenmiş fotoğraflar ve gerçekçi olmayan güzellik standartları, özellikle gelişim çağındaki bireylerde beden memnuniyetsizliğini artırabiliyor. Bir süre sonra kişi aynaya kendi gözleriyle değil, sosyal medyanın oluşturduğu ölçülerle bakmaya başlayabiliyor.
Peki, ne yapabiliriz?
Sosyal medyayı tamamen hayatımızdan çıkarmak ne mümkün ne de gerekli. Asıl ihtiyaç, onunla kurduğumuz ilişkiyi bilinçli hâle getirebilmektir.
Kendimize şu soruları sormak iyi bir başlangıç olabilir:
“Takip ettiğim hesaplar bana ilham mı veriyor, yoksa beni sürekli kendimle kıyaslamaya mı itiyor?”
“Telefonumu gerçekten bir ihtiyaç için mi elime alıyorum, yoksa elim bunu artık düşünmeden mi yapıyor?”
Bildirimleri sınırlandırmak, güne ekran yerine kendimizle başlamak, gün içinde ekransız zamanlar oluşturmak ve gerçek ilişkilerimize daha fazla alan açmak; dijital dünyadan kaçmak değil, onunla daha sağlıklı bir ilişki kurmaktır.
Çünkü dijital minimalizm, teknolojiyi reddetmek değildir. Ruh sağlığımızı korumak bazen daha fazlasını yapmak değil, kendimiz için sağlıklı dijital sınırlar çizebilmektir.
Cam ekranlar hayatımızda var olmaya devam edecek.
Önemli olan, o ekranlara bakarken kendimize tuttuğumuz aynayı kaybetmemek.
Çünkü insan, kendine şefkatle bakabildiği sürece başkasının hayatını kendi değerinin ölçüsü hâline getirmez.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Başkalarının vitrini, kendi aynamızın önüne ne zaman geçti?
Bir sonraki yazımızda, insanı anlamaya farklı bir pencereden bakacağız…
Gaziantep Haberler Gaziantep Sağlık Son Dakika News Narkoz haber
Gaziantep Haber, Narkoz Haber, Gaziantep Son Dakika, Gaziantep haberleri, Gaziantep ile ilgili son haberler, Gaziantep gündem haberleri, Gaziantep son gelişmeler


